21 Mayıs 2012, Pazartesi  Anasayfam Yap | Favorilerime Ekle

Sağlık Açılımı


Hekimliğimin başından bugüne elli beş yıl geldi, geçiyor. Değişen, yenilenen, katlanan bilgiler yanında, genel sağlık kavramı da değişti, daha doğrusu, bilgilere göre daha çok kapsam içerir oldu.

12 Eylül 2011 Pazartesi | 7:57
Hekimliğimin başından bugüne elli beş yıl geldi, geçiyor. Değişen, yenilenen, katlanan bilgiler yanında, genel sağlık kavramı da değişti, daha doğrusu, bilgilere göre daha çok kapsam içerir oldu.

Eskiden sağlıkçılar dendiği zaman üç meslekten kişiler usa gelirdi: Hekimler, diş hekimleri, eczacılar. Bugünse bunların içine veteriner hekimliği, hemşireler, laborantlar, sağlık teknisyenleri, hatta hizmetlileri de giriyor. Hepsinin üstünde hasta hakları kavramı da gelişti. Bu haklar; sağlığını korumak, hastalanınca hekim seçmek, hastalığının tanısını öğrenip bilmek, uygulanmak istenen sağaltımın niteliğini anlayıp risklerini öğrenmek, onamak. Son birkaç on yılda genişleyen bu kavramlar yanında, genel insan hakları içinde iyi bir ortamda, durumda yaşayabilmek koşullarını saymaya bile gerek yok. Dünya Sağlık Örgütü de sağlığın tanımını, bütün bu kavramları içine alacak biçimde genişletti: “Sağlık, yalnız hastalık ve sakatlığın olmaması değil, bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden tam bir iyilik halidir.”

Türkiye’de durum:

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Türkiye’de salgınlar yapın hastalıklar vardı: Verem, trahom, tifüs, tifo, şark çıbanı… Hele bu şark çıbanı, öbürleri gibi öldürmese de, hemen her doğulunun yüzüne mühür gibi bir iz bırakarak damga vururdu. Halk bunu, doğal karşılayacak bir tutum içinde benimsemişti. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra sağlık üzerinde durulmaya başlandı. İlk işlerden biri bulaşıcı hastalıklara toptan savaş açmak oldu. Büyük, ülkücü hekimin adı verilen Dr. Refik Saydam Hıfzıssıhha (Sağlığın korunması) Enstitüsü kuruldu. Burada zengin bir araştırma ve uygulama laboratuarı açılarak aşılar yapıldı. Sağlık sorunu çözümlenme yoluna girdi. Başarı da sağlandı. Bundan başka Veremle Savaş Derneği desteklenerek mikropla karşılaşmamış olanlar aşılandı. Dünyanın gidişine ayak uydurabilecek duruma gelindi: Verem de yenilmişti. Bu toptan savaştan başarıyla çıkılmıştı

Sonra neler oldu?

Dünyanın 1929 parasal bunalımı, Atatürk’ün sağlığındaki toplumsal çabalarla, gerçekten Türkiye’ye teğet geçti denilebilir. Bu süre içinde genel kalkınma, yatırımlar sürdürülebiliyordu. Sonra İkinci Dünya Savaşı çıktı. İsmet İnönü’nün, sonradan küçümsenen çabalarıyla savaşa girmedik. Ama daha sonra demokrasi kahramanı kesilen yöneticiler, savaşa girmemenin Türk askerinin erkekliğini zedelediğini bile söyleyebildiler. Kore’ye beş bin kişilik bir kuvvet gönderirkenki savlarını anımsıyorum. Gittikçe, iniş çıkışlarla, mehter takımının adımlarıyla ileri geri yürüyerek arpa boylarıyla yol aldık. 1960 Devriminin kıymetini bilemedik. Çok özenilerek düzenlenen Anayasayı, bol geldiği için büzgülerle, penslerle daraltıp sıkılaştırarak soluğumuzu derin derin alamaz hale geldik. Sonunda da Vural Savaş’ın dediği gibi, yurdumuza “Haşa Huzurdan Demokrasi Geldi.”

Bugün ülkemizde sağlık için neler yapılıyor?

AKP Sağlıkta Değişim Programı adı altında yenilikler getiriyor. Önce, bütün sağlık kurumları, Emekli Sandığı, SSK, Bağkur, birleştirildi. Böylece, güya, bütün vatandaşlar her kurumun olanaklarından yararlanacaklardı. Sonra başvurulabilinecek kurumlar arasına özel hastaneleri de kattılar. Ama bu, bir göz boyamaydı. Gerçekte vatandaşı umdurdular. Sonra ortada bıraktıkları anlaşıldı.

Değerli Prof. Dr. Nusret Fişek’in Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı döneminde kotarılarak 1960’lı yılların başlarında çıkarılan, 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası delinmeye başlanmıştı. Bu yasaya göre birinci basamağı oluşturan sağlık ocaklarında, sağlık evlerinde muayeneler ücretsizdi. 2009 Ekiminden başlanarak buralarda muayene olmak isteyenlerden 2 TL ücret alınmaya başlandı. Devlet hastanelerinde muayene katkı payı 50 kuruştan, önce 3 TL’ye, sonra 8 TL’ye yükseltildi. Eğitim ve araştırma hastanelerinde muayene olan yurttaşlardan önce 4, sonra 8 TL. katılım ücreti istenmeye başlandı. Üniversite hastanelerinde ise önce 6 TL. olan muayene ücreti sonra 8 TL’ye çıkarıldı. 1 Ekim 2009 gününden başlanarak en yüksek katılım payını özel hastaneler alıyor. Önce 10 TL olarak saptanan, muayeneye katılım payları Danıştay kararıyla 2 TL’ye indirilmişti. Ekim ayından geçerli olmak üzere bu rakam 15 TL’ye yükseltildi.

Bu sayıları belleğimden yazamadığım için önümdeki listeden aktarıyorum. Dahası var: Sağlık ocaklarının katılım paylarının tümü eczanelerde alınıyor. Buna karşılık, özel hastanelerin katılım paylarının 12 TL’si hastanelerde ödeniyor; 3 TL’si eczaneler aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Devlet hastaneleri, eğitim ve araştırma hastaneleri ile üniversite hastanelerinde ise katılım payının 5 TL.’si hastanelerde alınıyor, kalan 3 TL’si eczanelerce kesiliyor. Hastalar kendilerine verilen reçetedeki ilaçları almasalar bile, hesaplarının kalanını borçlanmış oluyorlar. Bu hesapları kuranlar, Karagöz-Hacivat oyunlarındaki gibi “Yar bana bir eğlence! İş yokluğunda asmalar budayayım!” diyerek açılıma girişmişler.

Özel hastanelerle ilgili başka hesaplar da var. 2010 yılından önce yurttaşlar özel hastanelerde tedavi edildikleri zaman, masrafların % 30’unu karşılarken yılbaşından sonra % 70’inden sorumlu olacaklar. Örneğin 1000 TL’lik bir tedaviye katılım payıyla birlikte 315 TL ödeyen bir yurttaşa aynı hizmet 715 TL’ye mal olacak.

Doğum işlerinde de hesapçılık var. Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) ortalama 200 TL: ödediği sezaryen ameliyatlarında yurttaşlar 60 TL: yerine, yeni uygulamada 140 TL: fark ödeyecekler. Buna 15 TL katılım payı da eklenecek; toplam 155 TL. olacak..

Yüzde 70 pay yalnız iyi hizmet veren özel hastanelerde alınacak. Değerlendirmeyi SGK, hasta ve çalışanların güvenliğine, hizmet niteliğine, göre yapacak. Öbür özel hastaneler de, hizmet niteliğine bakılarak hastalardan %30 la %60 arasında fark alacaktır.

Bu sistemin, kişilerin sağlık hizmetlerine erişmesini kolaylaştıracağı düşünülüyor. Böylece hizmetten beklenen yarar artacakmış. Bu amaçlanıyormuş.

Eczacılara gelirsek

Bu, hekimlerle ilişkili durumların yanında, bir de eczacılarla, ilaç dağıtımlarıyla sorunlar çıktı ortaya. Daha doğrusu çıkarıldı. Devlet’in hazretleri Türk Eczacılar Birliği ile olan sözleşmeyi tek yanlı feshetti (kaldırdı). Arka arkaya kapatılan, çaresizlik içinde daha da kapatılacak eczanelerin yerine, marketlerde ilaç satış köşelerinin yaratılacağı söyleniyor Hatta bu satışları yönetecek şirketin bile şimdiden kurulduğu lafları var! Herhalde eczacıları buralarda sorumlu aylıklılar olarak kullanmayı düşünüyorlar. Belli olmaz, buraları da, yandaş edeceklerini umdukları eczacılara iltimaslı görev yeri diye hazırlıyorlardır!

Genel sağlık durumumuza gelince

Verem, başarılı bir savaşla geriletilmiş, yenilmişti. Refik Saydam Enstitüsünde aşılar, serumlar yapılıyordu. Şimdi bu önemli sağlık kurumu sıradan bir laboratuar gibi çalıştırılıyor. Aşılar dışalımla sağlanıyor. Hatta bazı yıllar, fiyat önerilerinin yüksekliği yüzünden alımdan vazgeçildiği bile duyuldu.

Sağlık durumumuz üzerinde önemli bir örnek vermekle yetineceğim: Verem hastalığı hortladı. Verem pek çok etkene bağlıdır. Mikrobun etkinliği, ilaçlar karşısındaki davranışı değişebilir. Uygun tedavi görmeyenlerin, tedaviyi yarı yolda bırakanların da etkisi vardır bunda. Verem mikrobu bedene girdikten sonra, az çok bir dirençle karşılaşır. Bu direnci yenerse hastalığı ortaya çıkarır. Yenemezse, sinsice bekler. İşte bu bekleyişte konağın bağışıklık sistemi çok önemlidir. Bağışıklık, başka bir hastalığın araya girmesiyle zayıflayabilir. Ya da kişinin yaşam koşullarının bozulması, beslenme bozukluğu, bilinçsiz, tek yönlü beslenmesi buna neden olabilir. Burada, ekonomik koşullar kadar eğitim düzeyinin de önemi ortaya çıkıyor. Yani verem mikrobik olduğu kadar sosyoekonomik (toplumsal-parasal) bir hastalıktır diyebiliriz. İşte Türkiye’de veremin hortladığını söylemek demek, sağlık alanında birçok şeyin iyi gitmediğini söylemek demektir. Yani, yukarıda anlattığımız, hükümetin sağlıkla ilgili açılımlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini söylemek demektir.

Hele 2010 yılı için en aşağı (asgari) ücretlerle en aşağı geçim sınırlarını anımsarsak durumun ne denli önemli, üstelik ne kadar korkutucu olduğunu kavramak güç değil. Yeter ki sorumluluk duyulsun, duyulabilir olsun.

Zaten anayasamızın devletimizi tanımlamasında “sosyal devlet” olduğunu belirtmesi, temelden sağlık sorunlarının zorunlu olarak çözümlenmesi gerektiğini göstermektedir. Ulusumuzun “parası kadar sağlıklı olmak” koşulundan kurtarılmasını, haklı olarak bekliyoruz.

(x) Memleket Mevzuat, Aralık, s: 40-42, 2009


Bu haberi 289 kişi okundu..


BUGÜN EN ÇOK OKUNAN HABERLER

Tümü [+]

Diğer Başlıklar

NARTHABER © 2011
3WTURK