Hekimliğimin başından bugüne elli beş yıl geldi, geçiyor. Değişen, yenilenen, katlanan bilgiler yanında, genel sağlık kavramı da değişti, daha doğrusu, bilgilere göre daha çok kapsam içerir oldu.
12 Eylül 2011 Pazartesi | 7:57
Hekimliğimin
başından bugüne elli beş yıl geldi, geçiyor. Değişen, yenilenen,
katlanan bilgiler yanında, genel sağlık kavramı da değişti, daha
doğrusu, bilgilere göre daha çok kapsam içerir oldu.
Eskiden sağlıkçılar dendiği zaman üç meslekten kişiler usa gelirdi:
Hekimler, diş hekimleri, eczacılar. Bugünse bunların içine veteriner
hekimliği, hemşireler, laborantlar, sağlık teknisyenleri, hatta
hizmetlileri de giriyor. Hepsinin üstünde hasta hakları kavramı da
gelişti. Bu haklar; sağlığını korumak, hastalanınca hekim seçmek,
hastalığının tanısını öğrenip bilmek, uygulanmak istenen sağaltımın
niteliğini anlayıp risklerini öğrenmek, onamak. Son birkaç on yılda
genişleyen bu kavramlar yanında, genel insan hakları içinde iyi bir
ortamda, durumda yaşayabilmek koşullarını saymaya bile gerek yok. Dünya
Sağlık Örgütü de sağlığın tanımını, bütün bu kavramları içine alacak
biçimde genişletti: “Sağlık, yalnız hastalık ve sakatlığın olmaması
değil, bedensel, ruhsal ve toplumsal yönden tam bir iyilik halidir.”
Türkiye’de durum:
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Türkiye’de salgınlar yapın
hastalıklar vardı: Verem, trahom, tifüs, tifo, şark çıbanı… Hele bu şark
çıbanı, öbürleri gibi öldürmese de, hemen her doğulunun yüzüne mühür
gibi bir iz bırakarak damga vururdu. Halk bunu, doğal karşılayacak bir
tutum içinde benimsemişti. Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra sağlık
üzerinde durulmaya başlandı. İlk işlerden biri bulaşıcı hastalıklara
toptan savaş açmak oldu. Büyük, ülkücü hekimin adı verilen Dr. Refik
Saydam Hıfzıssıhha (Sağlığın korunması) Enstitüsü kuruldu. Burada zengin
bir araştırma ve uygulama laboratuarı açılarak aşılar yapıldı. Sağlık
sorunu çözümlenme yoluna girdi. Başarı da sağlandı. Bundan başka Veremle
Savaş Derneği desteklenerek mikropla karşılaşmamış olanlar aşılandı.
Dünyanın gidişine ayak uydurabilecek duruma gelindi: Verem de
yenilmişti. Bu toptan savaştan başarıyla çıkılmıştı
Sonra neler oldu?
Dünyanın 1929 parasal bunalımı, Atatürk’ün sağlığındaki toplumsal
çabalarla, gerçekten Türkiye’ye teğet geçti denilebilir. Bu süre içinde
genel kalkınma, yatırımlar sürdürülebiliyordu. Sonra İkinci Dünya Savaşı
çıktı. İsmet İnönü’nün, sonradan küçümsenen çabalarıyla savaşa
girmedik. Ama daha sonra demokrasi kahramanı kesilen yöneticiler, savaşa
girmemenin Türk askerinin erkekliğini zedelediğini bile
söyleyebildiler. Kore’ye beş bin kişilik bir kuvvet gönderirkenki
savlarını anımsıyorum. Gittikçe, iniş çıkışlarla, mehter takımının
adımlarıyla ileri geri yürüyerek arpa boylarıyla yol aldık. 1960
Devriminin kıymetini bilemedik. Çok özenilerek düzenlenen Anayasayı, bol
geldiği için büzgülerle, penslerle daraltıp sıkılaştırarak soluğumuzu
derin derin alamaz hale geldik. Sonunda da Vural Savaş’ın dediği gibi,
yurdumuza “Haşa Huzurdan Demokrasi Geldi.”
Bugün ülkemizde sağlık için neler yapılıyor?
AKP Sağlıkta Değişim Programı adı altında yenilikler getiriyor.
Önce, bütün sağlık kurumları, Emekli Sandığı, SSK, Bağkur,
birleştirildi. Böylece, güya, bütün vatandaşlar her kurumun
olanaklarından yararlanacaklardı. Sonra başvurulabilinecek kurumlar
arasına özel hastaneleri de kattılar. Ama bu, bir göz boyamaydı.
Gerçekte vatandaşı umdurdular. Sonra ortada bıraktıkları anlaşıldı.
Değerli Prof. Dr. Nusret Fişek’in Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı
döneminde kotarılarak 1960’lı yılların başlarında çıkarılan, 224 Sayılı
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası delinmeye başlanmıştı. Bu
yasaya göre birinci basamağı oluşturan sağlık ocaklarında, sağlık
evlerinde muayeneler ücretsizdi. 2009 Ekiminden başlanarak buralarda
muayene olmak isteyenlerden 2 TL ücret alınmaya başlandı. Devlet
hastanelerinde muayene katkı payı 50 kuruştan, önce 3 TL’ye, sonra 8
TL’ye yükseltildi. Eğitim ve araştırma hastanelerinde muayene olan
yurttaşlardan önce 4, sonra 8 TL. katılım ücreti istenmeye başlandı.
Üniversite hastanelerinde ise önce 6 TL. olan muayene ücreti sonra 8
TL’ye çıkarıldı. 1 Ekim 2009 gününden başlanarak en yüksek katılım
payını özel hastaneler alıyor. Önce 10 TL olarak saptanan, muayeneye
katılım payları Danıştay kararıyla 2 TL’ye indirilmişti. Ekim ayından
geçerli olmak üzere bu rakam 15 TL’ye yükseltildi.
Bu sayıları belleğimden yazamadığım için önümdeki listeden
aktarıyorum. Dahası var: Sağlık ocaklarının katılım paylarının tümü
eczanelerde alınıyor. Buna karşılık, özel hastanelerin katılım
paylarının 12 TL’si hastanelerde ödeniyor; 3 TL’si eczaneler
aracılığıyla gerçekleştiriliyor. Devlet hastaneleri, eğitim ve araştırma
hastaneleri ile üniversite hastanelerinde ise katılım payının 5 TL.’si
hastanelerde alınıyor, kalan 3 TL’si eczanelerce kesiliyor. Hastalar
kendilerine verilen reçetedeki ilaçları almasalar bile, hesaplarının
kalanını borçlanmış oluyorlar. Bu hesapları kuranlar, Karagöz-Hacivat
oyunlarındaki gibi “Yar bana bir eğlence! İş yokluğunda asmalar
budayayım!” diyerek açılıma girişmişler.
Özel hastanelerle ilgili başka hesaplar da var. 2010 yılından önce
yurttaşlar özel hastanelerde tedavi edildikleri zaman, masrafların %
30’unu karşılarken yılbaşından sonra % 70’inden sorumlu olacaklar.
Örneğin 1000 TL’lik bir tedaviye katılım payıyla birlikte 315 TL ödeyen
bir yurttaşa aynı hizmet 715 TL’ye mal olacak.
Doğum işlerinde de hesapçılık var. Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK)
ortalama 200 TL: ödediği sezaryen ameliyatlarında yurttaşlar 60 TL:
yerine, yeni uygulamada 140 TL: fark ödeyecekler. Buna 15 TL katılım
payı da eklenecek; toplam 155 TL. olacak..
Yüzde 70 pay yalnız iyi hizmet veren özel hastanelerde alınacak.
Değerlendirmeyi SGK, hasta ve çalışanların güvenliğine, hizmet
niteliğine, göre yapacak. Öbür özel hastaneler de, hizmet niteliğine
bakılarak hastalardan %30 la %60 arasında fark alacaktır.
Bu sistemin, kişilerin sağlık hizmetlerine erişmesini
kolaylaştıracağı düşünülüyor. Böylece hizmetten beklenen yarar
artacakmış. Bu amaçlanıyormuş.
Eczacılara gelirsek
Bu, hekimlerle ilişkili durumların yanında, bir de eczacılarla, ilaç
dağıtımlarıyla sorunlar çıktı ortaya. Daha doğrusu çıkarıldı. Devlet’in
hazretleri Türk Eczacılar Birliği ile olan sözleşmeyi tek yanlı
feshetti (kaldırdı). Arka arkaya kapatılan, çaresizlik içinde daha da
kapatılacak eczanelerin yerine, marketlerde ilaç satış köşelerinin
yaratılacağı söyleniyor Hatta bu satışları yönetecek şirketin bile
şimdiden kurulduğu lafları var! Herhalde eczacıları buralarda sorumlu
aylıklılar olarak kullanmayı düşünüyorlar. Belli olmaz, buraları da,
yandaş edeceklerini umdukları eczacılara iltimaslı görev yeri diye
hazırlıyorlardır!
Genel sağlık durumumuza gelince
Verem, başarılı bir savaşla geriletilmiş, yenilmişti. Refik Saydam
Enstitüsünde aşılar, serumlar yapılıyordu. Şimdi bu önemli sağlık kurumu
sıradan bir laboratuar gibi çalıştırılıyor. Aşılar dışalımla
sağlanıyor. Hatta bazı yıllar, fiyat önerilerinin yüksekliği yüzünden
alımdan vazgeçildiği bile duyuldu.
Sağlık durumumuz üzerinde önemli bir örnek vermekle yetineceğim:
Verem hastalığı hortladı. Verem pek çok etkene bağlıdır. Mikrobun
etkinliği, ilaçlar karşısındaki davranışı değişebilir. Uygun tedavi
görmeyenlerin, tedaviyi yarı yolda bırakanların da etkisi vardır bunda.
Verem mikrobu bedene girdikten sonra, az çok bir dirençle karşılaşır. Bu
direnci yenerse hastalığı ortaya çıkarır. Yenemezse, sinsice bekler.
İşte bu bekleyişte konağın bağışıklık sistemi çok önemlidir. Bağışıklık,
başka bir hastalığın araya girmesiyle zayıflayabilir. Ya da kişinin
yaşam koşullarının bozulması, beslenme bozukluğu, bilinçsiz, tek yönlü
beslenmesi buna neden olabilir. Burada, ekonomik koşullar kadar eğitim
düzeyinin de önemi ortaya çıkıyor. Yani verem mikrobik olduğu kadar
sosyoekonomik (toplumsal-parasal) bir hastalıktır diyebiliriz. İşte
Türkiye’de veremin hortladığını söylemek demek, sağlık alanında birçok
şeyin iyi gitmediğini söylemek demektir. Yani, yukarıda anlattığımız,
hükümetin sağlıkla ilgili açılımlarının yeniden gözden geçirilmesi
gerektiğini söylemek demektir.
Hele 2010 yılı için en aşağı (asgari) ücretlerle en aşağı geçim
sınırlarını anımsarsak durumun ne denli önemli, üstelik ne kadar
korkutucu olduğunu kavramak güç değil. Yeter ki sorumluluk duyulsun,
duyulabilir olsun.
Zaten anayasamızın devletimizi tanımlamasında “sosyal devlet”
olduğunu belirtmesi, temelden sağlık sorunlarının zorunlu olarak
çözümlenmesi gerektiğini göstermektedir. Ulusumuzun “parası kadar
sağlıklı olmak” koşulundan kurtarılmasını, haklı olarak bekliyoruz.
(x) Memleket Mevzuat, Aralık, s: 40-42, 2009